BBD de Futbol -2- 
M.Mete ALTINTAS
Futbol ve bilinç mi? 
Ibrahim SAMIL
Eskişehir ve Eskişehirspor 
S.  Erdogan
Rehine 
Dr.Ateş ÜLKER
Aslolan Kulüptür!!!! 
Esalettin ÖZTÜRK

    ESES databank    

burası

iletişim

forum / esesfan

forum / eskisehirspor

                       
         Kategoriler
ANA SAYFA
GÜNCEL 
KURUMSAL 
PROJE 
MAKUS TALİH 
FUTBOLA DAİR 
SÖYLEŞİ 
ANI/HİKAYE/ŞİİR 
BELGESEL 
INSAN 
TRİBÜN 



Site İçi Arama

Çok Okunanlar
  1965´lir Ve EsesShop
  STADYUM
  Espark ve Eskişehirspor
  Sevdasini Yüregine Yazanlar
  YK. Üyemiz, Emin Çokaygil Röportaji


Yorumlananlar
  1965´lir Ve EsesShop
  STADYUM
  Yeni Yetişen Gençlik ve Düşmanı Tribünler
  Yazık Günah
  Sevdasini Yüregine Yazanlar

Oyun Kavramı ,Bir Oyun Olarak Futbol ;

2004


“Varlıkları yanlış adlandırmak dünyanın mutsuzluğuna mutsuzluk eklemektir.” A. Camus



Çağdaş futbol için en uygunsuz bedene sahip Çinliler hakkında benzeri bir iddia ortaya atılsa da yapılan son arkeolojik kazılar, ilk takım sporunun doğum yerinin Avrupa ya da Asya değil, antik Amerika olduğunu ortaya koyuyor (Wilcox: 1991). Söz konusu spor, ahşap ya da deriden değil kauçuktan mamul bir topla oynanıyordu. Sömürgeci İspanyollar gördükleri bu zıplayan topu Avrupa’ya taşıdı. Yani takım ruhu, kahraman oyuncu, müzik, dans, bahis, top ve diğer ritüellerin hepsi Orta Amerika kaynaklıydı. Susanna Ekholm’e göre, Mezoamerikan top oyunun çok çeşitli şekilleri –elle, ayakla, bazı yerlerde sopayla- olmakla birlikte, bu oyun en yaygın ve evrensel şeklini aldığında- özellikle de klasik dönem denilen İS 500-600 yıllarında, kalça, baldır ve popoyla oynanıyordu.

Futbol kelimesinin etimolojik kökenine bağlı olarak İngiltere’nin futbola beşiklik ettiğine ilişkin önyargıları izale eden bu gerçek bir tarafa, söz konusu ülkenin futboldan söz edildiği sanılan ilk yazılı belgeye sahip olmak gibi bir artısı var. Descriptio Nobilissimae Civitatis Londoniae adlı 1174 yılına ait bir belge bu. Kitapçıkta spora ve zaman geçirmeye ait bölümde şöyle bir ifade yer alıyor: “Öğle yemeğinden sonra kentin (Londra) bütün gençleri, meşhur top oyunu (pila) için sahalara koşuyor. Çeşitli sınıflardan öğrencilerin topu var; şehrin ticaretle iştigal eden kesiminin de ellerinde bir top var. (Top tarif edilmiyor) Yaşlılar, babalar ve zenginler at sırtında gelip gençlerin karşılaşmalarını izliyor...” Bir ara futbol benzeri bu oyun o denli yayılır ki, İngiltere Kralı II. Richard, onu 1388’de yasaklar. Nedeni yasanın gerekçesinden belli: “İşçiler ve uşaklar ok ve yaylarını alacaklar, pazarları ve tatilde bunları kullanacaktır ve her çeşit top oyununu, hentbol ya da futbol (a la main commea piee), ve tabii ki diğer kumar, zar, taş ve başka oyunları bırakacaklardır...” (Magoun: 1938)
Hakkında yapılan pek çok spekülasyonda en büyük ‘çömezliğin’ futbolun konteksini gerçekçi bir zemin üzerine bina edememekten kaynaklandığını görüyoruz. Aynı kolaycılığa düşmemek için, öncelikle Futbol’un niteliği üzerinde ‘sahih’ bir bağlam geliştirmeye çalışacağım. Bu noktada Oyun ve Modern Spor kavramları üzerinde yoğunlaşacağım.

Oyun Kavramı ve Spor

Ansiklopedik anlamını vermek gerektiğinde 'Oyun, yarışma ve mücadele anlayışıyla yapılan fiziksel etkinliktir' ... 'Oyunlar, bireysel ya da kolektif biçimde gerçekleştirilen ve genellikle bir yarışmaya yol açan, kesin (anlamı olmayan) kurallara uyan ve ani bir yararı beklenmeyen' bir faaliyet biçimidir (Büyük Larousse). Ruhbilim Terimleri Sözlüğü kavrama ilişkin şu maddeleri işliyor: [Practice theory of play]: Canlının ilerdeki yaşamında yararlı olacak beceri, alışkanlık ve yaşantıları oyun etkinlikleriyle sağlayıp geliştirdiği görüşü. Oyun terapisi [play therapy]: Çocukta çatışma ve engellemelerin yol açtığı uyum ya da davranış bozukluklarını oyun etkinlikleriyle azaltıp giderme. Oyunla yansıtma [play projection]: Deneğin belirli araç ve nesnelerle oynarken tutum ve kişilik özelliklerini yansıtması. (Enç: 1989) Göstergebilimsel tanıma göre ise oyun, dünya hakkında herhangi bir enformasyon vermeyen, keyfi kurallara dayanan formel bir sistemdir. Oyunla ilgili sorular bu formel sistemin kendine başvurularak doğrulanır. Bununla beraber oyun, sosyal anlamıyla, daha geniş bir sistemin parçasıdır. Oyun sosyal ilişkiler ve statüler ağını (network) harekete geçirir (Porter, 2000). Çok daha önemli olarak, oyun örgütlü yerler ve zamanlardaki üretim biçimi ve ilişkilerinin bütünleşik bir parçasıdır.
Oyun kavramını çok öz bir anlatımla, hayat içinde açılmış, hayata karşı gevşemeyi vaat eden ‘ayrıksı’ bir alan olarak niteleyebiliriz. Çocukluktan yetişkinliğe insan teki yaşamının bütün aşamalarında, dünyanın dört bir yanında birbirinden bağımsız olarak böylesi ‘gevşemeyi vaat eden ayrıksı alanlar’ keşfetmiştir. Gündelik hayatın rutin ilişkiler yumağının farklı toplumsal dokularda yarattığı kurmaca imaj, yaratılan bu ‘icatlar’ sayesinde farklı düzeylerde yıkılmaya çalışılır. Oyunlar anlamsız, -gösterge olarak analize imkan tanımayan, futbolda kalecinin dışında topu elle tutamama kuralında olduğu gibi kurallar üzerine kuruludur. Ve oyunların en belirgin ortak özelliklerinden birisi de gönüllü katılımın esas olmasıdır.
Oyun kavramından bir diğer netameli kavrama sıçrayalım: Spor. Küresel egemen kapitalist sistemin ürettiği mitoslardan birisi olmanın ötesinde bilindiği gibi spor, günümüzde örneğin müzik ile birlikte tüm dünyada uygulama alanı bulabilen, hakkında ‘konuşulabilen’ evrensel bir dil niteliği taşır. Spor - kabaca bir tanımlamayla - dinleri, dilleri, milliyetleri ve ırkları, eğitim düzeyleri ve sosyal konumları ne olursa olsun insanlara, aynı kurallar çerçevesinde bir araya gelip, bireysel ya da takım içinde ‘yarışabilecek’ bir ortam yaratma imkanını sunar. Spor günümüzde gerek yarışma, gerek dinlenme/eğlence (recreation/leisure) anlamında ve gerek sağlık, gerek salt izleyicilik bazında dünya popüler kültürünün bir parçasıdır. Spor, kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasının da ciddi katkısıyla birçok kişi tarafından doğrudan ya da dolaylı olarak ilgi görmektedir. Bu yönüyle spor büyük bir toplumsal dinamiktir. Çünkü, giderek daha organize hale gelmiş ve uluslararası bir saygınlık/prestij gösterisi konumunu alarak geniş kitleleri motive etmeye başlamıştır.
Modern sporlar, özellikle 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren belli başlı branşların (tenis, atletizm, güreş, yüzme, binicilik, eskrim, boks, halter vb.) ulusal ve uluslararası federatif örgütlenmelerle standart kurallara bağlanmasıyla oluşmuştur. Kuşkusuz daha önce de yeryüzünde bugün bizim spor olarak nitelendirdiğimiz etkinlikler gerçekleştirilmiştir. Hatta örneğin olimpiyatlarda ve bir ölçüde Kırkpınar türü geleneksel şenlikler içerisinde de sportif faaliyetlerin farklı örnekleri değişen düzeylerde uygulanmıştır. Ancak periyodik müsabakalar ile kamuoyunun gündeminde tutulan büyük boyutlu etkinlikler ancak anılan dönemle birlikte başlamıştır. Ayrıca federatif yapıların yerleşikleşmesiyle aktif sporcuların lisanslanması; böylece bir anlamda, söz konusu spor branşını profesyonel olarak icra edenlerin resmi bir otorite tarafından kayıt ve denetim altına alınması mümkün hale gelmiştir.

Paradokstan Gerçekliğe:
Oyun ve ciddiyet

Huizinga, “Oyun kültürden daha eskidir. (...) Kültür oyun biçiminde doğar, kültür başından itibaren oynanan bir oyundur” diyor (Huizinga: 1995). İnsanlar için vazgeçilmez bir eylem biçimi olan oyunun kültürden önce varolması, yaygınlaşarak kültürel bir olgu olarak yeniden üretilmesi ve giderek tek tek insanların yaşamlarının pek çok alanına olanca ciddiyetiyle yayılması, çağdaş insanı bu makalenin konusunu teşkil eden fenomenle yüz yüze getirmiştir. Sistematikleştirilmiş, sınırları çizilmiş olsa da katılımcıları ve izleyicileri net biçimde ayrımlanmış olmadığı için futbol, (çünkü bir taraftar -oyun esnasında değil ama- aynı zamanda bir oyuncu da olabilir) katılımcılarını bir gerilime sürüklemektedir. Bu gerilim, futbol karşıtlarının (bir ayrımlama yapmadan bu tanımı kullanmanın haksızlık olduğunu sanmıyorum. ‘Spor olarak evet ama fanatikliğe hayır!’ demek çok da anlamlı değil çünkü) en fazla tongaya düştükleri noktadır. Sanılanın aksine futbola ciddiyet kazandıran; katılımcılarını geren şey, taraf olarak bulundukları kurmacada her ne olursa olsun, kurallara bağlı kalarak sonuna kadar oynamak ve başarmak değil; oynadıkları oyunun doğası gereği sürüklendikleri taraftarlıklarının ‘eğitilmemiş’ olmasıdır. Oyun ve ciddiyet. Yan yana gelmeleri tuhaf bir ironi oluştursa da, futbola dair düşünürken ihmal etmememiz gereken iki kilit kavramdır bunlar.
Sporun bir kavram olarak ‘oyun’ ile olan bağına dikkat çeken; onun tamamen kendine özgü bir evreni temsil ettiğini, bu nedenle de çalışma/iş dünyasının yapılarını orada yeniden bulmanın son tahlilde bütüncül bir analize katkısı olamayacağını ileri sürmek, daha tutarlı ve ayakları yere basan bir bakış açısının kapılarını aralayacaktır. Açıkçası sporu oyundan ayrı ele almak büyük yöntemsel açmazlar doğurmaktadır. Homo Ludens adlı kitabında Huizinga, oyunun sosyo-kültürel fenomonolojisini yaparken, onun tarihsel süreç içinde diğer toplumsal etkinlik biçimleri arasından gitgide nasıl sürülüp atıldığını anlatır. Çünkü tarihsel süreç içinde oyunun anlamını yitirmiş kural ve ritüellerinin kökenini insanın doğayı değiştirme temeline dayalı o arkaik faaliyetlerden koparmak ne kadar imkânsızsa, onun sosyo-kültürel bir özerk alan olmaya doğru evrildiği uygarlaşma (socialize) sürecinde sporlaşmasını da aynı sosyal ihtiyaçlardan koparmak o derece imkânsızdır. Yine de modern spor ile oyun arasında fenomonolojik düzlemde somut tezahürleri (tarihsel, yerel) genellemek, bizi, büyük bir açmaza sürükler. Bir başka deyişle oyun sporu, süreç içinde toplumsal yapının temel ilkelerinin sembolik, ‘yoğunlaştırılmış’ bir izdüşümü olarak üretirken, kendi doğasından kaynaklanan özellikleri ancak kurgusal ritüeller (speculative ritual) düzleminde koruyabilmiştir.
Özetle, modern spor ya da yukarıdaki bağlama göre modern spor-oyun, günümüzde ağırlıklı olarak özünde taşıdığı ‘kendi kendinin amacı olma’ ilkesini yitirmiş kapitalist/otoriter sistem-ler-in oyuncağı olmaya elverişli bir nitelik kazanmıştır. Artık sadece dolaylı bir katılımın söz konusu olduğu çağdaş popüler sporların hemen tamamının medyatik-seyirlik bir gösteriye dönüştürülmüş olması pasif seyirci katılımı olgusu bağlamında apayrı bir değerlendirmeye muhtaçtır. Bu tespit, aksini savunanların ürettiği popüler mitoslardan ‘spor mitosu’nun tutarsızlığını da ortaya koymaktadır ki, bu makalenin ulaşmak istediği sonuç zaten bunun çok ötesinde - futbol özelinde- sporun ‘özsel’ değerini ve onun üzerinden ‘yaşatılan’ aksaklıkların nasıl üstesinden gelinebileceğine dair bir bakış açısı ortaya koymaktır.

Bir Oyun Olarak Futbol

Kavramı futbola taşıyacak ve bunu da gündelik hayatla ilişkilendirecek olursak söz konusu oyun, sıradan insanın hayat algısında olduğu kadar adaletsizliklerle doludur. Hakemler hep karşı takımı tutar, en iyi oyuncuya kırmızı kart gösterilir, ceza sahasına kadar sokulan forvet oyuncusu düşürülür, mükemmel vurulmuş topu kaleci kolaylıkla yakalar ve belki oluşumu dakikalar süren bir atak berhava edilmiş olur. Ya da karşı takımdan bir oyuncu sakatlanmış gibi numaradan yerde yatar; vakit geçirmeye çalışır. Oysa yine bir top oyunu olan basketbolde Amerikan Taylorist anlayışı yansıtır şekilde vakit geçirilemez, bant sistemiyle çalışan fabrika işçisinin oyalanamaması gibi, oyun durduğunda kronometre de durur çünkü. Fakat futbol, son yıllarda bu oyunu basketbol anlayışına yaklaştırma çabasının ürünü, maçın normal süresine eklenen zamanlar, kaleciye geri pasın yasaklanması gibi ‘nev-zuhur’ uygulamaları dışarıda tutarsak, kurallarının yok denecek kadar az değişmesiyle de insanların ilgisini çekmektedir. Çünkü örneğin, sakatlanma olduğunda hakemin kronometreyi durdurması gibi bir sistem futbolun ruhuna aykırıdır. Futbolu geniş kitlelerin bunca benimsemesinin kökeninde bunu da aramak gerekir: Hayatın kendisinde zaman nasıl durdurulamıyorsa, futbol oyununda da zaman durmaz.
Aktörlerinin tahrif ettiği futbol, mevcut toplumsal yapıya eklemlenerek onu şekillendiren ve sonunda onun bir parçası; oyunun baştaki kurmaca/yapay hüviyetinden sıyrılarak modern toplumun ‘popüler’ bir unsuru haline geliyor. Bu ise bizi, çok katmanlı kültürel dokunun yapısına zarar vermenin fersah fersah uzağında onu zenginleştiren büyücek bir yapı taşıyla karşı karşıya bırakıyor.
Yeni haz ve beklentilere açıklaması güç bir ‘tiksintiyle’ yaklaşan muhafazakar (conservative) tutumun futbol karşısında takındığı tavır, aslında aynı çevrelerin ideolojik, dini ya da politik olarak onca farklılıklarına rağmen popüler kültürün bütün diğer göstergelerine ilişkin aldıkları ortak konumlarıyla açık bir koşutluk taşıyor: Popüler mi? At çöpe! Çağdaş insanın gerçeklik imgesini şekillendiren geniş, dar ve en dar anlamlarında medya, bu noktada yine karşımıza çıkıyor. Geniş anlamda medya, yani tüm insan ilişkilerinin odağında yer alan iletişimsel süreçler; dar anlamda bütün bu ilişkiler ağının tek tek unsurlarını oluşturan göstergeler (yazılı, görsel, işitsel vb.) ve en dar anlamında bilgi ve kanaatlerin aktarılmasına imkan sağlayan mecralar... Genel anlamda spor, dar anlamda futbol yazını ve gazeteciliğinin aşama kat ettiği ülkelerde, bizdeki kadar sansasyonelleştirilmiş olayların yaşanmadığı göz önünde tutulursa ne demeye çalıştığımız anlaşılacaktır.

Moral Kuvvet Ya da İşin Psikolojisi

“Kondisyon ve teknik bilgi sporcuyu başarıya götürür ancak bir noktaya kadar. Spor dünyası bir sonraki adım için artık işin psikolojik boyutuna inmeye başladı.” Bu sözler, A Milli Takım psikologu Doç. Dr. Turgay Biçer’e ait. Dr. Biçer, oyuncuların performanslarını arttırmak için kullandıkları teknikleri ise şöyle sıralıyor: ‘otojenik antrenman’; yani ‘kendini yeniden yaratma’, ‘imgeleme’ ve NLP (Neuro-Linguistic Programing=Beyin-Dili Programlaması) Tekniklerden ilki, futbolcunun önce vücudunu gevşetmesine, daha sonra telkinlerle bilinçaltını hedefleri yönünde programlamasına dayanıyor. İmgelemede, oyuncu, içinde olmak istediği hedef durumu hayal ediyor. Bu bir gol anı ya da şut atışı olabilir. NLP’ye başvurmaktaki amaç ise sporcuların diline yansıyan ‘Ben yeterli değilim’ ya da ‘Milan büyük takım’ gibi olumsuz düşüncelerle baş etmek.
Oyuncu beyninin bir futbol maçı sırasında yapması gereken işlem miktarı düşünüldüğünde, Milli Takım psikologunun uygulandığını söylediği tekniklerin anlamı daha iyi anlaşılıyor. Bir futbol oyuncusunun hesaba katması gereken şeyleri sırasıyla saymak gerekirse karşımıza çıkar unsurlar şunlar olabilir: Öncelikle sahanın sınırları, saha içinde oyuncunun ve diğer oyuncuların pozisyonları, hangi oyuncunun kendi takım arkadaşı, hangi oyuncunun rakip takım oyuncusu olduğu bilgisi, topun hızı, yönü, oyuncuya göre konumu, oyuncunun kendi hareket hızı, rakip oyuncuların hareket hızı, her iki kalenin de oyuncunun saha içinde bulunduğu yere göre pozisyonu, oyuncu ile rakip takımın kalesi arasındaki açı, hakemin saha içindeki pozisyonu, hakemlerin el hareketleri ya da orta hakemin düdük sesi, teknik kadronun oyun esnasında verdiği talimatlar, seyircilerden yükselen uğultu ve (varsa) hareketleri, oynanan maçın zamanına göre güneşin ya da ışıklandırmanın yeri ve son olarak tüm oyunun gidişatını takip eden bir konsantrasyon ve oyun içinde takım olarak uygulanan taktiğin korunması için gereken oyun disiplini. Dışardan seyrederken, futbolcuların sadece top peşinde koştuğunu sanmak; işte bu unsurlar nedeniyle yanıltıcı.

Haksızlığın Fenomonolojisi

Futbola ilişkin yapılan, onun tıpkı sınıflı toplumlarda olduğu gibi otoritelerin ya da otoriter kurumların haksız, adaletsiz davranma meşruiyetini sağlamaya elverişli bir yapısı olduğuna ilişkin kötücül yorum özellikle, karşılaşmaların kaderini tayin eden mercii olarak lanse edilen hakemlere ilişkin kuralları ön plana çıkartır. Oysa burada tam da, haksızlığın fenomonolojisi diye tanımlanabilecek bir durumla karşı karşıyayız: Giderek şirazesi dağılan saf (pure) futbol anlayışının karşıtı endüstriyel futbol konseptinin özünde barındırdığı –kaçınılmaz olarak içrek olduğu- otoriter/meşruiyeti kendinde olan, atanmış merciin tartışılmaz ve itiraz edilemez haksızlık yapma hakkı..
İlgi çekici bir gözlem olarak, futbolun bu olumsuz sürecini doğrudan yaşayan Avrupa liglerindeki oyuncuların hakeme karşı tavırlarıyla, oyunun –bizce- henüz ruhunu bütün bütün kaybetmediği coğrafyalarda, sözgelimi ülkemizde, aynı işi icra edenlere yönelik oyuncu ve taraftar tutumları belirgin bir farklılık göstermektedir. Fasit batılılaşma retoriğiyle bizdeki oyuncuların da hakeme karşı daha itaatkâr olması alışılmış bir tekerleme olarak tekrar edile dursun, amatör ligden milli takıma kadar bütün aşamalardaki Türk oyuncular ‘kendilerince’ haksız ve yanlış buldukları saha içi bir durumda –onca profesyonelliklerine rağmen(!)- itiraz seslerini yükseltebilmektedir. Bunu görgüsüzlük ya da hala amatör kalmak olarak yorumlamak, bizce ortadaki bu duruma ilişkin yapılabilecek oldukça yetersiz bir izah tercihi olur. Oyuncuların böylesi bir tavır göstermesinde, evet batılı anlamda bir disiplin anlayışından uzak olmalarının etkisi inkar edilemez –çünkü örneğin Almanya kökenli Türk oyuncular daha itaatkârdır- ama özünde insani bir tavır geliştirerek hata yapması, yanılması, fark etmemesi mümkün bir insana tepki gösterdikleri de rahatlıkla söylenebilir. İronik şekilde, gündelik hayatlarında aile, devlet vs. otoritelere karşı boyun eğen oyuncuların, saha içinde oyunun ruhundan kaynaklandığını düşündüğümüz bir saflıkla gerçekten hissettiklerini dışa vurmaları yine bu oyunun sahip olduğu artılardan birisidir.


“Dünya 'kupa heyecanı' anaforuna girmek üzereyken bir banka, İstanbul İstiklal Caddesi’ni bir futbol sergisine çevirdi. 'Top Bir Dünyadır' adlı sergi kapsamında caddedeki elektrik direklerine yerleştirilen büyük panolarda gelmiş geçmiş ünlü futbolcuların resimleriyle, yaşam öykülerini ve başarılarını anlatan yazılar bulunuyor. Bunlardan birinde, Brezilyalı Rivaldo yer alıyor. Caddeden geçenler, panoların üzerine 'kişisel düşüncelerini' karalamışlar. Kimine, 'en büyük sendin, yok artık dünya' gibi yarım yamalak sözler, kimine 'bıktık lan, futbol... futbol' gibi itiraz cümleleri yazılmış. Rivaldo’nun resminin yüzü, belli ki Türkiye-Brezilya maçından sonra, bir çiviyle ya da keskin bir nesneyle iyice çizilmiş. Üzerine 'SAHTEKÂR' yazılmış. Sonra bir başkası, başka renkte bir kalemle, eklemiş:
'AMA GURURLU'.” (Çubukçu: 2002)

Tanrı'nın Eli'nden Kazanma Hırsına

Fakat her şeye rağmen, genel gidişattan pay almak isteyen futbol içi unsurların olumsuz tutumları dikkatlerden kaçmıyor. Sürecin dayattığı mutlak kazanma hırsı, kişilikler üzerinde olağanüstü tahrip edici etkiler yaratabiliyor. Son Dünya Kupası’ndaki Türkiye’nin Brezilya maçında Rivaldo, televizyon karşısındakileri de hesaba katarsak, belki milyarlarca kişinin izlediği bir maçta, rakip takımdan bir kişinin oyundan atılmasını sağlamak için göz göre göre sahtekârlığa girişmişti. (Rivaldo, oyun durmuşken kendisine şutlanan top bacaklarına çarptığı halde yüzüne gelmiş gibi yaparak Hakan Ünsal’ın kırmızı kart görmesine neden olmuştu.) Maç sonrasında kendisine konu ile ilgili yöneltilen sorulara, kazanmak için böylesi kurnazlıklara başvurmanın, oyunun bir parçası olduğunu ve bunun doğal karşılanması gerektiğini büyük bir pişkinlikle söylemekten çekinmeyen bu oyuncuya takım arkadaşı Roberto Carlos da benzeri bir açıklamayla destek verebilmiş, yine aynı takımdan ‘yıldız’ bir başka oyuncu Ronaldo da, ‘Bu oyunda aptallara yer yoktur!’ diyebilmiştir. Sonuçta Rivaldo’ya, kendisini savunurken söylediklerini onaylarcasına komik bir para cezası dışında bir yaptırım uygulanmadı.
Oysa futbolun romantik çağları diyebileceğimiz bir dönemde Maradona, İngilizlere elle attığı o ünlü gol, daha fotoğraflarla belgelenmeden, yaptığını itiraf etmiş ve ‘tanrının eli’ ironisiyle oyun dışı bir davranışta bulunduğunu da kabullenmişti. Kuşkusuz yaptığı sportmence bir davranış değildi ama hiç değilse kendisini ‘aptallık-uyanıklık’ ikileminde savunmaya yeltenmiyordu. Keza, 1986 Meksika Kupası’nda, Sovyetler Birliği takımı Macaristan karşısında 6-0 öndeyken kazanılan ‘tartışmalı’ bir penaltıyı Sovyet takımı oyuncularından Damienenko, tereddütsüzce dışarıya atabilmişti. Ezici bir skorla önde olmasalardı ya da iki ülke de ortak bir blokta yer almasaydı aynı şeyi yapar mıydı bilinmez ama bugün bilinen bir gerçek var ki, artık nasıl olursa olsun fileleri havalandırma çağındayız. Bu yönüyle, insan emeğine saygısızlığın, doymak bilmez açgözlülüğün yeşil sahadaki izdüşümünü oluşturan -örneği çoğaltılabilecek- Rivaldo gibi figürler, bir anlamda futbolun sürüklenmek istendiği hiç de iç açıcı olmayan noktayı ortaya koyuyor.

Futbol ve Yabancılaşma

Diğer insani uğraş alanlarından oyun olması niteliğiyle ayrılan futbol, bu nedenle iş zamanı ve iş etkinliğinden her zaman için daha çekici, bağlayıcı ve zevklidir. Öte yandan insanı yüreklendirir ve başka insanlarla kaynaştırır. Günümüzde, bir tür hareketsizliğe ve yalnızlığa itilen insan için bu özellikleriyle futbol, bir sosyalleşme vesilesi ve özgün atılımların vazgeçilmez bir güç kaynağı olarak görülmelidir. Çünkü özü itibariyle spor (dolayısıyla futbol) genel anlamda insanın kendisini yeniden bulabilmesinin, kendisini geliştirebilmesinin önemli ve vazgeçilmez bir dayanağıdır. Ne var ki, yukarıda da değindiğimiz üzere futbol, çağımızın dışında ya da üstünde değil, tam da içindedir. Bu nedenle modern çağın genel akışı onu da etkilemekte ve o da hoyratlaşmadan/yozlaşmadan payını büyük ölçüde almaktadır.
Bütün sportif etkinliklerde olduğu gibi futbolda da özüne aykırı düşen, bir oyun olarak temel özellikleriyle bağdaşmayan girişimleri artık yalnızca bireysel olarak değil, örgütlenmiş olarak da gözlemleyebiliyoruz (Erdemli:1991). Toplumsal başarı, her alanda yüksek tüketim ile özdeşleşirken, bütün insani ilişkiler, sevgi, aşk, dostluk vb. ticareti yapılabilen birer nesneye dönüştürülebilmiştir. Futbol da, artık insanın fiziksel gelişmesini ve sağlıklı yaşamasını hızlandıran bir eylem değil, onu oyalamak ve vakit geçirmek için dev örgütlerin tekeline aldığı bir meta alanı haline getirilmek yolundadır (Tolan:1983). Özetle çağın ritmine kaçınılmaz olarak ayak uyduruşu, yabancılaşmanın futbolda da yaşanmakta olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle futbol ve yabancılaşma olgusu tartışılırken iki boyut göz önünde bulundurulmalıdır. Bir tarafta yabancılaşmaya karşı -bir araç olarak- futbol, diğer tarafta ise futboldaki yabancılaşma. Büyük kitlelerce tüketilen bir ürün haline dönüştürüldüğü için futbol artık bir meslek olarak karşımızda. Bu mesleğin sahibi sporcular da mesleğin maddi ve manevi olanaklarından sonuna kadar yararlanabilmek için yaptıkları işin doğasına ve amacına aykırı tutum ve davranışlarda bulunabilmekte. Zaman zaman artan şiddet olayları, performansın sınırlarını zorlayarak sporcu sağlığını tehdit eden doping kullanımı, futboldaki yabancılaşmanın göstergelerindendir. Diğer yandan televizyon futbolunun egemenliği geniş kitleleri ‘aktif’ taraftarlıktan ve destekledikleri takımla dolaysız özdeşlikler/ilişkiler kurabilmekten mahrum bırakmaktadır. Dolayısıyla futboldaki yabancılaşma olgusunun en büyük tetikleyicisi olarak televizyon futbolunu suçlamak haksızlık olmayacaktır.
Futbol, diğer insanlarla çıkara dayanmayan ilişkiler geliştirilmesini sağlayabilmektedir. Sadece futbol değil diğer grup halinde yapılan sporlar da iş ortamında belli kurallar dahilinde sürüp giden insan ilişkileri dışında, insanların zorunluluk hissetmeden süresini ve derinliğini kendi isteklerine göre belirleyebileceği ve kendi seçeceği insan ilişkilerini geliştirme olanağı sağlar. İşte bu, futbolun yabancılaşmaya karşı kullanılabilecek potansiyel gücüdür. Devletlerin spora (futbola) yatırım yapması ve bürokratik yapılarla onu düzenleme uğraşısını bu pencereden baktığımızda, modern yaşamın doğurduğu yabancılaşma olgusunun sonucu olan işten soğuma, sosyal hayata ilgisizlik, bireyin yaratıcı gücünün inkârı ve genel anlamda bireyin yalıtılmışlığını giderme çabasını görmezden gelip salt otoriter bir denetim çabası olarak değerlendirmek, haksızlık olacaktır (Erkal:1986).
Peki, yabancılaşma tamamen aşılabilir mi? Bu ütopik soruyu salt futbol olgusuna bağımlı kalmadan yanıtlamak zorundayız. Tarihin her döneminde insanın şu ya da bu biçimde ve derecede yabancılaşma çektiğinin ve gelecekte de bunun kendi kaderi olacağının farkında olmak, kişinin elinden günümüzde yüz yüze kaldığı yabancılaşma biçimlerine karşı mücadele yükümlülüğünü almaz. Hastalığın her zaman olduğunu ve her zaman da olacağını bilmek, tıbbın bizleri tehdit eden çeşitli hastalıklara karşı verdiği mücadeleden vazgeçmesi için pek geçerli bir neden olamaz örneğin. Günün birinde insanlığın kendini yabancılaşmadan kurtarabileceğine inanmak, belki de boş bir umuttur. Ama pes etmeden önce, yaşadığımız dönemin başlıca yabancılaşma biçimleriyle kapışma yürekliliğini göstermemiz gerekir (Pappenheim:2002). Futbol bunun için dikkate değer ve önemli ipuçları üretecek bir alan sunmaktadır.

Kaynakça:

-Scarborough, Vernon L, David R. 1991. Wilcox. The Mesoamerican Ballgame. Tuscon: The University of Arizona Press
-Magoun, Francis Peabdy Jr. 1938. History of Football, From Beginings to 1871. New York
-Enç, Mithat. 1989. Ruhbilim Terimleri Sözlüğü. Ankara: Türk Dil Kurumu
-Porter, G. 2000. Kulturstudier Ders notları (http://www.eng.umu.se)
-Huizinga, Johan. 1995. Homo Ludens (Oyunun Toplumsal İşlevi Üzerine Bir Deneme). İstanbul: Ayrıntı Yayınları. Çev: Mehmet Ali Kılıçbay
-Çubukçu, Aydın. “Futbolun Büyüsü”, Evrensel Kültür Dergisi, Temmuz 2002 Sayı: 127
-Erdemli A. 1991. Çağımız, İnsan, Spor ve Sempozyum Üzerine Birkaç Söz,
Spor Ahlakı ve Spor Felsefesine Yeni Yaklaşımlar. İstanbul: Meya Matbaacılık
-Tolan, B. 1983. Toplum Bilimlerine Giriş. Ankara: Savaş Yayınları
-Erkal, E. M.1986. Sosyolojik Açıdan Spor. Ankara: Milli Eğitim Basımevi, Yayın No: 30
-Pappenheim, Fritz. 2002. Modern İnsanın Yabancılaşması.Ankara:Phoenix Yayınları


Bu haber 2066 defa okundu.

Yazan : İbrahim Şamil

Kaynak :



Bu Habere Yapılan Yorumlar (0)

Tüm Yorumlar



 Başarmak Güzel Şey
 Arslan



Anket
Kulüp Üyelik Sistemi?

Böylece kalsın (45)
Aidatlar düşürülüp tabana açılsın! (337)


Ag  |  Yg  |  Eg
©2001 - 2006 Siyah & Kırmızı

siyahkirmizi.org