Günümüzde bir spor dalı olarak futbol, kitlelerle kurduğu ileri sürülen “uyuşturma” ilişkisi sebebiyle, fazlasıyla eleştiriye maruz kalıyor. Bu eleştiriyse, genellikle toplumun aydınlatılması gibi göreceli bir amaç üstlenmiş bulunan “aydın” kesimden geliyor. Gerçekten ülkemizde aydın kesimin futbolla ilgili bu önyargısının yüzyıllık bir tarihi olduğu söylenebilir. Temelde “elit aydınlanmacı model” geleneğimiz sebebiyle hiçbir zaman futbolla sıcak temas kuramamış olan aydınlarımızın bu konudaki zaafı oldukça hayret vericidir. Halbuki özünde, asıl sorun, genelde düşünülenin aksine, futbolun kendi başına sorun üreten bir mekanizma olmasından ziyade, zaten varolan ama kendini bir çırpıda ele vermeyen toplumsal sorunların futbol gibi bir oyunun sahnesinde görülebilir hale gelmesidir.
Futbolun toplumsal boyutuyla ya da sosyal içeriğiyle ilgilenen kişiler arasındaki çarpık tartışmanın odağında ise, “futbol’un afyon olma özelliği” vardır. Halbuki futbolun öne sürülen “uyuşturucu” etkisi, bir spor olarak kendisine özgü niteliklerinden değil; içinde bulunduğu ortamın (verili sistemin), ister demokrasi olsun ister diktatörlük, kendisini var etmek ve yeniden üretebilmek için bir şeyleri “uyuşturmak” zorunda olmasından kaynaklanmaktadır. Şayet sistem, uyuşturmak yerine “uyandırmak”, “yükseltmek”, “ilerletmek” bir başka deyişle “bilinçlendirmek” yoluyla besleniyor ve bu kavramlar üzerine inşa ediliyor olsaydı, futbol, sadece kitlelere olan yakın teması sebebiyle bile -fakat elbette bu sefer övgüyle- baş rolü oynuyor olacaktı. Bu yorumlama hatası giderilmeden, futbola ilişkin sosyal sorunlar ile ilgili sağlıklı bir teşhisin üretilebileceğini düşünmüyorum.
Peki futbol, niçin modern çağ demokrasilerinin ve elbette kapitalizmin ilgi ve çalışma alanına girmiş ve onun “pazarı” olmuştur?
Kapitalizm, kestirmeden bir tarifle, insanların (=tüketicilerin) tüketim alışkanlıklarını hem nicelik hem de nitelik bakımından “yenilemek” üzerine kurulmuştur. Denebilir ki ‘yeni’ kavramı kapitalizmin olmazsa olmaz mottosudur. Değil mi ki, kapitalist sistem, toplumun tüketim alışkanlıklarını yenilemediği noktada çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Bu nedenle devamlı yeni bir sanat tarzı, yeni bir mimari, yeni bir şarkı, yeni bir şov, yeni kahramanlar vs. bulmak zorundadır. Sistem, bu “yenileme” projesini kimi zaman insanların beğenilerini değiştirerek, kimi zaman da hazırdaki beğenileri bir sektör biçimine dönüştürerek gerçekleştirir.
İşte futbol, bu “yenileme” döngüsüne dayalı reel uygarlık anlayışının arayıp da bulamadığı sonsuz sayıda “yeni” içermektedir. Futbol, yani maç, sonsuz kere tekrarlanır, sonsuz kere duyguları değiştirir, sonsuz kere insanlara yeni umutlar sunar yani yeniden yeniden kurgulanabilir, biçimlendirilebilir. Daha da önemlisi, insanlara sonsuz sayıda kendini bir şeylerle özdeşleştirme şansı verir. İşte masum futbol oyunu bu uçsuz bucaksız bereketli toprak niteliğiyle, serbest piyasa ekonomisinin kanunları gereği, Franco’nun diktatörlük rejimindeki gibi sistemin kendisini sürdürmesi için bir öge haline gelebilmiştir.
Forma satışları, televizyon gelirleri ve markalaştırılmış futbolcularıyla endüstrileşmekten kurtulamayan futbol gariptir ki, sistemin günah keçisi de olmuştur. Sistemin “kaybeden” kitlesi, futbol maçlarındaki taşkınlıklarıyla göze çarpar ve bu durum, bazı soğuk kanlı yaklaşımlar dışında genelde futbolun doğasındaki sakat ögelere bağlanır. Oysa rekabet kültürünün ve bu kültürün “kaybeden” kitlelerinin şiddet eğilimlerinin kaynağı, futbolun içine doğduğu serbest piyasanın belirlediği yaşam tarzından başka bir şey değildir.
Peki “kaybedenler”i futbola çeken nedir?
Futbolda hayat bulan geniş kalabalıklar, kapitalist sistemin kaybedenleri olarak yine aynı sistemin sosyal, siyasi ve ekonomik kokuşmuşluk, adaletsizlik ve güvenilmezliğinden vs. kaçarak kendilerini futbolun “düzen”i içine bırakmışlardır. Futbol; beyaz çizgileri, kuralları, kürenin her yerinde geçerli olan evrensel dili, sizi hiçbir zaman terk etmeyeceğini bildiğiniz “meşin” yuvarlağı, sonsuz kere tekrar ve taklit edilebilirliğiyle bir adil yaşam simülasyonudur. Deyim yerindeyse sistemin içinde var olmaktan fazlasını ifade eden, milyonlarca insanın her maçta aynı “adil düzen” arzusuyla aşık olduğu bir yaşam mücadelesidir futbol.
Bütün bu düşünce kırıntılarını yazıya dökerken, idealize edici bütün yorumların başlangıçtaki nesnellik iddialarını kaybetmeye mahkum olduğunu bilerek hareket ediyorum. Dolayısıyla bence, futbol hakkında düşünürken onu yüceltmekten ya da yermekten çok eğrisiyle doğrusuyla gerçekliğini keşfetmenin yollarını aramak daha yerinde ve iyi niyetli bir çaba olabilir. Konuya bu perspektiften yaklaştığımızda futbolun bu övgüye değer “adil düzen” niteliğinin dünyada ve ülkemizde hayli yıpratıldığını ve giderek kitlelerin midesini bulandıran bir kokuşmuşluğun futbolu kısırlaştığını görmemek mümkün değildir.
Takip eden yazılarımızda konunun bu boyutu üzerinde yoğunlaşalım. |